GÜNCE
Öykü
1 2 3
Resim(Vincent Van Gogh)
AĞAÇ

Sol ayağını yavaşça sürüyerek yokuşu çıkmayı sürdürdü. Yarım saat önce çam ağaçlarının arasından yıkık köprüye ulaşmış, küçük dereyi taşların üstüne basıp atlayarak geçmeyi başarmıştı. Bahar ile kışın kucaklaştığı günlerdi. Güneş bulutların arkasından zaman zaman gülümseyip kayboluyor, çamurlu yol bir ışıldayıp bir gölgeleniyordu. Yolun iki kıyısı boyunca kalker taşlarından örülü duvarların arkasında ve yoldan yukarıda üzüm bağları uzanıyordu. Omcalar yapraklanmaya başlamıştı. Bir zamanlar doru bir tay gibi kütüklerin üzerinden sıçrayıp akarak dağın yamacından eteğine nasıl koştuğunu düşündü. Karın kaslarının çelik yaylar gibi gerilip ciğerlerinin yanıp acıyışını yeniden duyar gibi oldu. Yokuşun sonuna geldiğinde elini tarak yaparak dağılan uzun beyaz saçlarını düzeltmeye çalıştı. Köy meydanına ulaşmıştı sonunda. Her şey yıllar önce bıraktığı gibiydi. Evlerin kapı önlerinde birkaç cılız tavuk, birkaç küçük çocuk yalınayak, sağa sola koşturuyorlardı. Koca dut ağacı yine oradaydı. Henüz yapraklanmamış dallarını, eski çağların ordularındaki askerlerin mızrakları gibi dimdik gökyüzüne uzatmıştı. Kalın gövdesinin yanında eski kırık dibek taşı anlamsız bir anıt gibi eğik ve soğuk dikiliyordu. Arkada karşı tepelerde zeytin ağaçları ve çamlar yeşil bir sis içinde buğulanıyordu. Sanki yıllar öncesinin bir günü donup kalmış, onun alana girmesiyle görünmeyen bir el görüntüyü yeniden canlandırmıştı. Alanın sağında eski köy kahvesi de bıraktığı gibiydi. Kapının üstündeki ağaç dayağın altından başını eğerek içeriye girdi. Kahvedekilerle selamlaştı. Kısa bir sohbetten sonra cebinden çıkardığı küçük bir ilaç şişesinden bir tablet çıkarıp bir yudum çayla yutmaya çalıştı. Onu kimse tanımamıştı. Birden buna üzülmediğini düşünüp şaşırdı. İçinden "Görünmeyen adam olmaya alışmış olmalıyım." diye mırıldandı. Yıllar önce kimi uzun kış gecelerinde bu kahvede köylülerle oturup konuşmuşlardı. Bu köy onun ilk görev yeriydi. O insanlara bir şeyler verebilmenin heyecanı ile çırpınır, tartışır, bazen bu tartışmalardan yenik çıktığı da olurdu. O zaman yılların kabuklaştırdığı bilgisizlik duvarını okuldan edindiği bilgilerle aşamayacağının bozgunuyla buruk ve içinde anlaşılmazlığa isyanlarla kendini dışarıya atardı. Havasızlıktan kızarmış yüzüne çarpan soğuk havayı soluyarak küçük buz gölcüklerini çıtırdatıp kırarak kulübesinin yolunu tutardı. Yukarıda yıldızlar ışıldar, kulübesinin karşısındaki mezarlıkta beyaz mermer taşlar parlardı. Yorganının altında titreyerek on sekiz yaşının yalnızlığına sokulur, ertesi gün öğrencilerine anlatacağı derslerin konularını düşünerek uykuya dalardı. Acaba o küçük öğretmen evi duruyor muydu hala? Solgun lamba ışığının sessiz çıtırtıları arasında kitap okuduğu geceleri anımsadı. Panait Strati'nin ormandan böğürtlenleri toplayıp sevgililerine yediren Narantsula'sını, Jack London'ın soğuk kuzey gecelerinde karlar altında uyuyan Back'ını, John Steinbeck'in Salinas deresini, Hemingway, Tolstoy, Dostoyevski ve diğerlerini. Yaşlı ilköğretim müfettişi Şahap Bey'in, ellerini avuçlarına alarak verdiği dostça öğütleri. Süt tozu kutularının üstüne koyduğu büstle köy odasına kurduğu Atatürk köşesini. Aslında köy camisinin yanında büyükçe bir oda olan okula ilk kez kamyonla sıralar getirişini. O, okulun tek öğretmeniydi. Küçük kulübesini görmek için içinde dayanılmaz bir özlem duyuyordu şimdi. Usulca kahveden çıkarak duvar boyunca yolun başına kadar yürüdü. Bu köşeden mutlaka görünmesi gerekirdi. Ancak görünmüyordu. Pembe-beyaz çiçekler açmış bir kayısı ya da badem ağacı gölgeliyordu küçük yapıyı. Küçük, ince tül duvaklı bir gelin gibi serin rüzgarda salınıyor, küçük taç yaprakları dallarının arasından yola doğru uçuşuyordu. Birden çevresindeki her şeyin silindiğini duyumsadı. O taç yapraklarının arasındaydı şimdi. Ve yüzlerce çiçekti üzerinde uçuşan. O ağacı ve onunla birlikte daha yirmi dokuz ağacı öğrencileriyle birlikte diktiği kış gününü anımsadı. Soğuktan çatlamış çamurlu kirli elleri ve yırtık pırtık çoraplarıyla lastik ayakkabıları içinde öğrencilerinin küçük morarmış ayaklarını, ışıldayan gözlerini. Gülsüm'ü, Cavit'i, Necmettin'i ve köydeki tek arkadaşı Sacit'i. Yumruk yaptığı ellerinin üstü ile ıslanan gözlerini sildi. Mutluydu.
2003 Karşıyaka, K.B. Her hakkı saklıdır.